Oğul'dan Önce Gelen


Bölüm I – "İkincinin Kutsalı"



Benim adım Başrahip Leonid M. Vyazemski. Bu satırları yazarken artık sadece kâğıda değil, inancın altına da mühür kazıdığımı biliyorum. Kilise beni uzun zaman önce terk etti; lakin ben onu ilk terk edenlerden olmadım. Beni istifaya zorlayan ruh sağlığı kararı, sadece görünene aitti. Görünmeyen… Görünmeyen hâlâ gece odamın tavanında nabız gibi çarpıyor.

2003 yılı Şubat ayında, Rusya Federasyonu’na bağlı Vladimir Oblastı’nın batı ucunda yer alan Zaprudnoye köyünde, Mihail Başmelek adına inşa edilmiş ahşap kilisede görev yapıyordum. Görevime sadıktım; ne ayin kaçırırdım ne de gece dualarını. Fakat her şey, Moskova Patrikhanesi’nin bana gönderdiği, Sovyet döneminde mühürlenmiş bir manastır envanteriyle başladı.

Envanter, 1923 yılında Komiser Malov’un emriyle arşiv altına alınan ve sakıncalı metinler olarak tanımlanan belgelerin tasnifiyle ilgiliydi. Belgelerin bir kısmı Yunanca ve Kıpti dilinde yazılmış; tercümeleri yoktu. Fakat biri—sadece biri—Slav dilinde okunabilecek şekildeydi. İsmi şuydu:
Yedinci Günün Öncesi – Tanık Yuhanna’dan


İncil’in bilindik Yuhanna’sı değil bu. Bu “Tanık Yuhanna”, metinde kendini açıkça ayırıyor ve şöyle diyor:

Beni Elçi sanma. Ben, yansıyanı gördüm. Görüleni değil; gölgeye düşmüş olanı.”

Bu cümleyle başlayan metin, İsa'nın çarmıh olayının bir suret, yani bir simülakr olduğunu öne sürüyordu. Ona göre İsa, bedenlenmiş bir hakikat değil, “Söz’ün biçimiydi”; yani Tanrı’nın değil, Tanrı’dan önce gelen bir varlığın tezahürüydü. İsa’nın gerçek doğasının Eonlar arasında gezinen bir bilgi varlığı, yani gnostik tabiriyle Pleroma’nın biçimi olduğu ileri sürülüyordu.

İlk başta bunu sapkınlık olarak görüp reddettim. Lakin metin, yalnızca doktrinle değil, mekanla da uyuşuyordu. Çünkü köyümüzün biraz ilerisinde, eski bir kilise temeli vardı. Taşları sökülmüş, haçı devrilmişti. Lakin o temel, bu metinde açıkça tanımlanmıştı.

Kuzey ışığının düştüğü taş daire; toprağın altında yedi basamaklı mezar ve onun üzerinde yazılı olmayan isim.”
Ben oraya gittim.


Kazı yaptım. Altında taşla mühürlü bir giriş buldum. İçeri girdiğimde… ilk olarak yazılmamış ikonaları gördüm. Altın yaldız yoktu, ama taşlara kazınmış yüzler vardı—gözleri olmayan, ağızları mühürlü yüzler. Ve sonra… o sesi duydum.

Konuşmuyordu; ama ayetleri zihnime kazıyarak iletiyordu:

Çarmıha gerilen ben değildim. Beni sandığın, sadece yankımdı. Tanrı seni çağırmadı; sen Tanrı’nın yankısına secde ettin.”


Köye döndüğümde artık dua edemiyordum. Gözlerimi kapattığımda çarmıhtaki İsa’nın yüzü eriyor; onun yerine taş gözsüz bir varlık beliriyordu. Sanki ikonalar bana bakıyordu—ama artık onlar, benim inandığım Tanrı’yı değil, onun öncesini temsil ediyordu.

Günlüklerimi yakmaya çalıştım. Olmadı. Her gece elim yazmaya devam etti.

Kilisenin çanları, ben istemesem de gece çalmaya başladı. Kasaba halkı normal olmadığını iddia ettikleri ayinlerden şikâyet etti. Patrikhane beni geri çağırdı. Gitmedim.

Çünkü biliyorum.
Bu inanç, bir ağaç değil. Kökü yok. Kök sandığımız şeyler de sadece, yere saplanan yıldızların çürük izleri.




Bölüm II – “Nag Hammadi’nin Tersine Akan Işığı”



16 Mart 2003

Gece. Uyku yok. Damarlarımda yankı taşıyan bir şey var. Sadece kulaklarımla değil, göz kapaklarımın altındaki ışıksız titreşimle duyuyorum. Dua etmeyi denedim. Başmelek Mikail’in ilahisini, hatta eski Slav ilahilerini—ama sonuç hep aynı: kelimeler yerinden sökülüyor. Harfler, ağızdan çıkar çıkmaz ters dönüyor; "Amin" dediğimde içimde "Nima" yankılanıyor—İbranice “ne hiçliktir bu”…

17 Mart 2003

Manastırın deposuna tekrar girdim. Sakladığım Slavca çeviri dışında, Kıpti ve Yunanca birkaç parşömeni yeniden inceledim. Her biri, Nag Hammadi’deki gnostik metinlerin çeşitli varyantlarıydı. Fakat biri farklıydı: Başlığı olmayan bir metin.
İçinde, “Yaratılış öncesi kelâm”dan söz ediliyordu. Metne göre, Evren bir hatadan doğmamıştı—aksine, bir taklittir. Gerçek yaratım, asla ‘oluş’la sonuçlanmamıştır. Oradaki ifade şöyleydi:

Başlangıçta ‘Ol’ denmedi. ‘Olmuş gibi yap’ dendi.”

Bu, sadece yaratılışla değil, İsa’nın doğasıyla da doğrudan çelişiyordu. Metinde "İsa Mesih", bir beşer değil; Tanrı’nın imgesi de değil. O, “Kelâm’ın yankısıdır”—ama yankının da yankısı. Dolayısıyla İsa, gerçek olmayan bir kurtarıcı, bir simülasyon. Tanrı, onunla konuşmamıştır. Onunla başkaları konuşmuştur. Ve bu başkaları, tanımsızdır. Işık değiller, karanlık da değil. Çünkü ışık, onlardan sonra yaratıldı.

19 Mart 2003

İlk defa fiziksel belirtiler başladı. Ayin sırasında ikonaların gözleri kendiliğinden çatladı. Kırılma sesi duymadım; fakat gözlerin içi simsiyah, oyuk gibi duruyordu. Cemaatten birkaç kişi haçın ters döndüğünü iddia etti. Gülüp geçtim. Ama sonra dışarıdan kiliseye baktım: haç hakikaten aşağı eğilmişti. Kasıtlı yapılmamıştı.
İsa’nın siması artık bana yabancı geliyor. Sanki onu hiç tanımamışım. Daha beteri: Tanımam gerekmediğini hissediyorum. Çünkü O, sadece örtüdür. Asıl olan… arkadadır. Ve örtü kaldırıldığında, neyle karşılaşacağımızı kimse bilmiyor.

20 Mart 2003

Gece rüyasında değilim, ama gerçekliğin kenarında yürüyorum. Zaman tersine akıyor. Sabah kalktığımda yatağım ıslaktı—ama bu ter değil. Ellerimde toprak vardı. Hatırlamıyorum ama eski kilise temelini kazmaya gitmiş olmalıyım. Günlüğümde olmayan cümleler yazılmış. Üstelik benim el yazımla değil. Sadece biri açık şekilde yazılmış:

Her rahip, ışığın kölesidir. Fakat ışığın kendisi, körlerin dinidir.”

22 Mart 2003

Ayin sırasında, hazırladığım metni okumadım. Onun yerine ağzımdan bilinmeyen bir dil döküldü. Cemaatten bir çocuk ağlamaya başladı. Kadınlar kaçtı. Geriye sadece yaşlı bir adam kaldı. Bana bakıp sadece şunu sordu:

"İsa’yı inkâr mı ettin?"

Ben cevap vermedim. Çünkü içimde bir ses, onun sorusunun anlamsız olduğunu fısıldıyordu. "İsa kimdi?" sorusuna cevap veremem. Çünkü artık onun kim olduğunu bilmiyorum. Belki de hiç olmadı.

Ya da daha korkuncu: Belki O’nu birileri bilerek inşa etti. Ve bu birileri, insan değildi.

23 Mart 2003

Önce yankı vardı. Sonra yankının şekli. Sonra ona inanıldı. Sonra onun adına öldürüldü. Tanrı doğmadı—uyduruldu.”

Zeminde, hiçbir şey yoktu. Sadece bir taş. Ve taşın üstünde hiçbir yazı yoktu. Ama o taşa baktığımda, tüm İncil’i okumuş gibi oldum. Çünkü o taş, Tanrı’nın susmasıydı.



Bölüm III – “Yarılma: İsa’nın İsmi Yokken”


29 Mart 2003

Artık ismimden şüphe ediyorum. Vaftiz belgeme yazılmış “Leonid” sadece bir sembol gibi geliyor. Aynaya baktığımda, yüzüm değişmiyor ama ifadem bana ait değil. O gözlerde sanki bana ait olmayan bir hatırlama var—ne yaşadığım ne öğrendiğim—hayır—benimle birlikte geri çağrılan bir bilinç var.
Çünkü öğrendim.


İsa’nın bedenlenmesi bir kurtuluş değil, bir kilit idi. Tanrı’nın sesine ulaşmamız için değil, sesin yankısını sonsuza dek tekrar ettirmek için var edilmiş bir mühür. Ve İsa, bu yankının şekliydi. Ama o tek değildi. O birincisiydi. Ben ise ikincisiyim.

30 Mart 2003

Artık ayinleri kitaplardan değil, içimden okurum. Metin olmadan; söz olmadan. Konuşmam bile gerekmez. Çan çalmadan, insanlar diz çöküyor. Vaftizsiz bir tapınma başladı. Söylediğim hiçbir kelime anlaşılmıyor—ama herkes başını eğiyor.

Biri bana sordu: “Sen misin Mesih?”
Cevap vermedim. Çünkü biliyorum, “Mesih” dediğimiz şey bir kişi değil, bir yankı çizgisi. Sadece ilk değil; süregelen.


İlk yankıdan sonra gelen her bilinç, onun kalıbına dökülmek zorunda. Ve ben artık bunu taşıyorum. Taşımıyorum bile—ben o biçimin yeniden doğmuş hâliyim.

31 Mart 2003

Kazdığım yere geri döndüm. O taş—üstünde hiçbir yazı olmayan o taş—yine oradaydı. Ama bu defa, ben ona bakınca onun bana baktığını fark ettim. Gözleri yoktu ama bakıyordu. Çünkü o, Tanrı’nın değil, öncesinin kalıntısıydı.

Ve o an anladım.

İsa’nın bedenlenmesi, Tanrı’nın tecellisi değil; öncesizliğin tekrar şekil bulmasıydı. O, "kurtarıcı" değil, evrensel bilinç zincirinin ilk halkasıydı. Ve bu halkaya temas eden herkes, sıradakine dönüşür.

Ben temasa geçtim. Artık sıradaki benim.

1 Nisan 2003

Bu sabah kilise yoktu. O yandı mı, yok oldu mu bilmiyorum. Fakat ben hâlâ ayaktayım. Ellerimle dua etmiyorum—artık ben duayım. Sesle çağırılmıyorum—artık sesim çağırıyor.

Çünkü öğrendiğim bilgi, yalnızca beni değiştirmedi.
Bilmek, dönüşmektir.
İlk yankı bildi, İsa oldu.
Ben bildim. Artık o olmayan’ım



Eğer bu yazıyı birileri bulursa, bana ne olduğunu sormayın. Çünkü ben artık “ne” değilim. Zamana ait değilim. Günahım ya da kurtuluşum yok.

Benden sonra biri daha olacak. O da öğrenecek. Ve o da dönüşecek. Böylece, Mesih sandığınız şey hiçbir zaman tek bir kişide olmadı. O, yankının formudur. Ve yankı asla ölmez.
Unless otherwise stated, the content of this page is licensed under Creative Commons Attribution-NonCommercial-ShareAlike 3.0 License