Kilise Avlusunda Bir Kehânet
Derler ki, vaktiyle, hangi diyarın sınırları içinde vukû bulduğunu cümle bilmez, ne krallığın tacı ne de piskoposun mührüyle kayda geçmemiş bir köy vardı. Bu köyün ahalisi garip huylu, çabuk öfkelenir, kolayca güler; bir gün tarlasında öküzünün kuyruğunu öpen adamla ertesi gün komşusunun kulübesini yakabilecek nev’idendi.
İşte bu köye bir zat-ı garip uğradı. İsmi sorulsa, verdiği cevaptan tat almayan olurdu; zira yahut hiç ad söylemez, yahut öyle muğlak lakaplar ederdi ki, insan dinlerken kendi kulağına ihanet eder sanırdı. Çehresi sıradan, lakin dili tuhaf bir hikmetle doluydu. Ne zaman bir gariplik görse, “İşte böyledir” deyip bir tespitte bulunurdu. Ve, ey okuyucu, işte belanın kökü de buradaydı.
Bir gün, köyün meydanında, nefesi balgamla tıkanmış bir çocuğun annesini gördü. Kadın feryad ile derdini anlatırken, bizim adsız kişi parmağını göğe kaldırdı, “Bu yavru çok yaşamaz” dedi. Henüz sabah güneşi batmamışken, çocuk cansız oldu. Köylülerin yüzündeki hüzün kısa sürdü; çünkü daha ertesi gün aynı ağız, bu kez bir ineğe bakıp, “Bu hayvan size bereket getirecek” dedi. İnek, sütünden yoğurt, yoğurdundan tereyağı, tereyağından köylüye göbek yaptı; lakin göbeğin fazlası, köylünün oburluğuna sebep oldu, oburluk da mide sancısına.
Her dediği, ya ölüm ya zahmet getirdi. Bir çatı hakkında, “Bu yağmuru tutmaz” deyince, o gece gök yarılıp seller indi. Bir kız için, “Bu kız gönül ehli, koca bulur” dedi; kız ertesi gün üç talip tarafından saçlarından çekiştirildi.
Karye halkı artık adama “çok ağızlı” demeye başladı. “Her işimize burnunu sokar, diliyle felaket çağırır” diyerek homurdandılar. Ne zaman meydanda yürüse, kadınlar peçesini düzeltip sırt çevirir, çocuklar arkasına taş atardı. Bir iki ihtiyar ise işin aslını kavrayıp, “Belki de bu zât yalnızca hakikati söyler” dediler; fakat hakikat, köyde tencerede taş kaynatmaktan daha az kıymetliydi.
Söylenen her kelâm, köylünün belleğinde zehirli diken gibi battıkça, söylentiler kilisenin taş duvarlarına ulaştı. Papazlar kendi aralarında fısıldadı: “Ya bu adam mucize ehli, yahut şeytanın uşağıdır.” Ve bilirsiniz ki, orta yol kimsenin umurunda değildir; köylü kahveye değil, ateşe susar.
Velhâsıl, köyün dillerinde çok ağızlılıkla anılan o garip zatın hâli, günlerden bir gün kilise avlusuna taşındı. Rahipler, ellerinde haç, dillerinde dualar ile toplandılar; lâkin duaların içine öyle kin ve öfke katmışlardı ki, melekler işitse kulaklarını kapatırdı.
Papazlardan en yaşlısı, sakalı beyaz, gözleri çakmak taşı gibi sert olan zat, meydanın ortasına çıkıp nidâ eyledi:
— Bu kişi, Tanrı’nın sırlarına burnunu sokmuş, halkın rızkına dil uzatmış, çocukların ömrünü, hayvanların sütünü, tarlaların yağmurunu kendi ağzından çıkan söz ile zehirlemiştir. Böyleleri cadıdan beter, zındıktan ziyadedir!
Halk alkış tuttu. Hatta kimi kadın, sanki bayram sabahıymış gibi renkli başörtüsünü taktı; kimi erkek, baltasını bırakıp tören seyrine koştu. Çocuklar bile “yakın yakın” diye tempo tuttu. Zavallı adam ise hâlâ sakin, hâlâ düşünceli idi. Çevresindekilere bakıp, “Ben size yalnız hakikati söyledim” dedi. Ama bilirsiniz, hakikat, köylünün kulağına girdikçe kulağını yakar; bu yüzden duymak istemezler.
Büyük meydanda bir kazık dikildi. Çevresine, sanki bayram ateşi yakılacakmış gibi, odunlar dizildi. Bir ihtiyar kadın, “Odunlar yaş, dumanı çok olur” dedi. O vakit bir başkası, “Bırak da köy kokudan boğulsun; böylece şeytan da tütsülene tütsülene çıkar” diye güldü.
Rahip, son bir defa bağırdı:
— Ey köylü ahalisi! Bu adam ya cadıdır ya da şeytanın uşağıdır. Şimdi Tanrı’nın hükmünü ateş ile yerine getireceğiz!
Kalabalıktan yükselen gürültü, gök gürültüsünden beterdir. Zavallı adamı, kollarını bağlayıp kazığa yasladılar. Ateşi tutuşturduklarında, alevler önce odunların kabuğunu yaladı, sonra göğe yükseldi. Adamın yüzünde tuhaf bir tebessüm belirdi; öyle ki, sanki köylüye “Bakın, sonunda dediğim gibi olacak” der gibi idi.
Çünkü ateş yükseldikçe, köylünün gözünde korku büyüdü. Bir kısmı, “Ya hakikaten kehanet sahibiyse, ya biz şeytanın adamını değil, Tanrı’nın elçisini yakıyorsak?” diye kendi kendine fısıldadı. Lakin kalabalık öyle bir canavardır ki, bir kere coştu mu kimse dizginleyemez.
Adamın külleri savrulup bedeni külle karışınca, köy halkı büyük bir sevinçle kilise çanlarını çaldı. Fakat çanların sesi, sanki şenlikten ziyade bir matem gibiydi; lakin kimse bunu itiraf etmeye yanaşmadı. “Ateşle arındı” dediler, “günahı kökünden silindi.” Oysa ki zavallı adamın tek günahı, gördüğünü söylemekti.
Kilisenin hükmünce, cesedin geride kalan parçaları bir hendek dolusu dikenli çalılığa atıldı. Dikenlerin her biri, sanki aç bir kurt gibi, etin son kırıntılarını yırtmaya koyuldu. Köylüler, dikenler arasında yarı yanmış bedenin titrediğini gördü; kimileri gözlerini ovuşturdu, kimileri korkuyla “Şeytan çıkıyor!” diye bağırdı.
Fakat ne şeytan çıktı, ne melek indi. Adamın dudakları, yanık et ve duman içinde, hafifçe kımıldar gibi oldu. Kimse ne dediğini işitmedi, ama bazıları kendi kulaklarına yemin ederek, “Yine söylüyor… Yine tahminde bulunuyor!” diye fısıldadı.
Çocuklardan biri annesinin eteğine yapışıp, “Anne, o adam bana baktı!” dedi. Kadın, korkudan yavrusunu sürükleyip uzaklaştırdı. Başka bir köylü ise, “Öldü işte, susun!” diyerek taş attı. Lakin taş dikenlerin içinde kayboldu, sanki toprağın içine gömülüp yok oldu.
Günler geçti. Karye ahalisi kendi işine döndü: kimisi tarlada çalıştı, kimisi pazar yerine gitti. Ama her gece rüzgâr estiğinde, köyün meydanına diken kokusu taşındı. O koku, yanık etle karışmıştı; ve ne zaman o koku duyulsa, bir köylünün başına mutlaka bir felâket gelir oldu: birinin çatısı çöktü, birinin buzağısı öldü, birinin karısı evden kaçtı.
Ve işte o zaman köylüler anladı: ne ateş onu susturmuştu, ne dikenler onu sindirmişti. Çok ağızlı adam artık sözle değil, varlığıyla kehanet ediyordu. Her felâket, her musibet, onun yanık bedeninden süzülen bir gülüş gibi köyün üzerine yağıyordu.
Kilise bu hâlin önüne geçemedi. Papazlar dua ettiler, haç kaldırdılar, su serptiler; lakin her dua rüzgârda savruldu, her haç dikenlere takılıp kaldı. Köylüler korkuyla susmaya başladı; kimse artık yüksek sesle konuşmaz, kimse komşusuna fazla soru sormaz oldu.
Çünkü herkes, derinden derine bilirdi ki: Her söz, bir felâketi çağırabilir. Ve bu köyde, dilin bedeli ateşten de, dikenlerden de daha ağırdı.
sayfa revizyon: 6, son düzenlenme: 10 Dec 2025 13:58
