Dikenler Kralı konuştu


Bölüm I: Sülfür ve Diken



1987 yılının Şubat ayıydı. Berlin-Lichtenberg'in gri sisine gömülmüş rüzgârı, yalnızca Doğu Almanya'nın değil, zihnimin de paslı arşivlerini aralıyordu. Humboldt Üniversitesi’nde kütüphane arşivinde geçici bir memur olarak çalışıyordum. Günlerim, tozlu elyazmalarının, sönmüş mürekkep izlerinin ve Stalin sonrası arşiv politikalarının çelişkili boşluklarında geçiyordu. Ancak o gün, farklıydı.

St.-Antonius-Kirche’ye ait, 19. yüzyıl başlarına tarihlenen elyazması serisi, dijital katalog sistemine aktarılmak üzere önüme bırakılmıştı. Belirtilmemiş nedenlerle mühürlenmiş bu defterlerin, kilise dışına çıkarılması uzun süre yasaklanmıştı. Yetkili birimin notunda sadece şu yazıyordu:
Yalnızca içerik dökümü yapılacak. İçeriğe dair yorum yapılmayacak."


İlk cildi açtığımda, metinleri kaleme alan rahibin adını gördüm: Peder Friedrich Marquardt. 1811-1834 yılları arasında hizmet vermişti. İlk bakışta vaaz notlarına benziyordu. Fakat sayfalar ilerledikçe anlatı, teolojik çerçevenin dışına taşıyordu.
Kaygıyla yazılmış bir pasajda şöyle deniyordu:

Karanlık çan kulesinde ses yankı yapmaz; çünkü orada yankı değil, yankıya benzeyen başka bir şey yaşar. O şeyin adı yok. Onu yalnızca dikenli meşe tanır.

Metinler, tekrar eden bir motif etrafında dönüyordu: “Zwischenkönig” — Ara Kral. Sıklıkla bahsi geçen diğer ifadeler şunlardı:

“die Dorneneiche” — Dikenli Meşe,
“Kreis der Neun” — Dokuzların Çemberi,
“Gelbe Stimmen” — Sarı Sesler,
“Eisenhaut unter Pflaster” — Kaldırım Altındaki Demir Tenli.

Sözcükler anlamdan çok simge gibi işliyordu. Yine de, 1816 tarihli bir kayıtta geçen şu ifadeler tüylerimi diken diken etti:

Gece 03:17’de, Lichtenberg Mezarlığı'nın kuzeyinde, betonun çatladığı yerde tekrar şarkıyı duydum. Dikenli Meşe hâlâ orada, fakat bu defa meşe konuşmadı. Onun yerine gelen, demir ayaklıydı ve çekiç taşıyordu.

Defteri kapatıp elimden bırakamadım. Gördüğüm koordinatlar oldukça spesifikti: 52.5159° N, 13.4904° E. Bu, bugünkü S-Bahn hattının doğusunda, terk edilmiş bir sanayi bölgesi ile eski köy mezarlığının çakıştığı bir noktaydı. Ertesi sabah, sisin altında bu koordinatlara yürüdüm.

Gittiğim yerde, yıkık bir trafo binasının arkasında yer yer çatlamış beton zemini inceledim. Yosunların arasında, neredeyse görünmeyecek kadar silinmiş bir daire dikkatimi çekti: Dış çemberin içinde yedi küçük üçgen, iç içe geçmiş spiraller ve ortasında dikenli bir taç. Fotoğraf çekmek aklıma gelmedi. O an yalnızca bakıyordum — ve dinliyordum.

İşte o an, betona kulağımı dayadım.
Bir ses vardı. Uğultu değil, ezgi değil, kelime değildi. Fakat düzenliydi.
Adeta bir çekiç sesi…
Üç vuruş. Dört saniye duraklama. Sonra tekrar üç vuruş.
Kimi zaman bir insanın nefes arası gibi kesiliyor, sonra tekrar başlıyordu.


Dönüş yolunda, Lichtenberg Garı’nın alt geçidinde yaşayan bir evsiz dikkatimi çekti. Üstü başı lime lime olmuştu ama gözleri dikkat çekici biçimde canlıydı. Yanıma yaklaşmadan, doğrudan şunları söyledi:

Siz de duydunuz. O sizi seçmiş. Adını öğrenmeyin. Ona isim verirseniz, artık ses sizden çıkmaya başlar.

Korktuğumu söylemeliyim. Fakat o gece uyumak mümkün olmadı. Evimin duvarlarında, daha önce dikkat etmediğim bazı çatlaklar, bana o beton zemindeki spirali hatırlatıyordu. Sabah kalktığımda, çalışma masamın üstünde, arşivden getirmediğim halde Peder Marquardt’ın başka bir defterinin açık olduğunu gördüm. Bu kez bir çizim vardı: Başında çivili bir taç taşıyan, yüzü olmayan bir figür. Altına şu yazılmıştı:

Der Dornenkönig kommt zurück, wenn der Klang das Fleisch zerschneidet.
(Dikenler Kralı, ses etin içini kestiğinde geri dönecek.)




Bölüm II: Çemberin Altındaki Kat



Birinci bölümde anlattığım olaylardan sonra, yaklaşık bir hafta boyunca hiçbir ses duymadım. Ne çekiç vuruşları, ne uğultular. Her şey bir rüya gibi silinmiş gibiydi. Fakat ne zaman gözlerimi bir süreliğine kapatsam, başı çivili taçla çevrili figürün silueti gözlerimin arkasında beliriyordu. Bu görüntünün, bana değil, daha çok “bir yere ait” olduğunu hissettim.
Ve o yer, yerin altındaydı.


Arşiv kayıtlarına yeniden döndüm. Lichtenberg banliyösünde, 1943 yılında tamamlanamayan bir yeraltı sığınağı projesinden bahsediliyordu: “Projekt Dornenbau”. Belgelerde bu yapının Nazi İç Güvenlik Servisi (Sicherheitsdienst – SD) gözetiminde, sahte bir sanayi tesisi maskesi altında inşa edildiği belirtiliyordu. Giriş noktası ise, 1950’lerde kapatılmış olan Nöldnerplatz istasyonunun altındaki tünel ağında kalmıştı.

Kısa süren araştırmalarla, istasyonun güneydoğusunda, tuğla duvarla kapatılmış bir drenaj kapısının ardında, projeye ait olduğu düşünülen bir metal kapıya ulaştım. Duvar kısmen çökmüştü. Çelik kapı ise zamanla paslanmıştı. Dikkatle açtığımda, karşıma çıkan ilk şey; eski bir Almanca ile duvara yazılmış bu cümleydi:

Beton hat Ohren. Flüstere dem König nicht.”
(Betonun kulakları vardır. Krala fısıldama.)


İçeriye girdim. Yapı, tahminimden çok daha genişti. Sığınaktan çok bir tapınak gibiydi. Tünellerden biri, geometrik olarak simetrik şekilde oyulmuş dokuzgen bir odaya açılıyordu. Tavanı, eski Roma yeraltı mezarlarını anımsatan fresklerle kaplıydı. Merkezde, siyah taş bir sunak; etrafında çivili taş sıralar ve sembolik oymalar vardı:
— İç içe geçmiş üç daire
— Dikenli meşe ağacı figürü
— Ve bir kez daha: başı taçlı, yüzsüz figür.


Taş sunakta paslı bir plaka buldum. Üzerinde şu kazınmıştı:

Der Klang ist Fleisch geworden.
(Ses ete dönüşmüştür.)


Bu ifadeyle birlikte, zihnimde bir şeyler çözülmeye başladı. Marquardt’ın notlarıyla Nazi dönemi sembolleri arasında ortak bir söylem vardı:
Sesin maddeleşmesi.
Bu, yalnızca fiziksel değil, ontolojik bir kavramdı. Dikenler Kralı’nın çağrılması, isminin telaffuzu değil, sesin doğru biçimde tekrarlanmasıyla mümkün oluyordu. Törenlerin, duaların, çekiç vuruşlarının bir anlamı vardı: Yankı, bir kapıyı aralıyordu.


Tam o anda bir ses duydum.
Üç çekiç darbesi.
Dört saniye bekleyiş.
Yine üç darbe.


Fakat bu kez sesin kaynağı netti. Çember odanın doğu duvarından geliyordu. El fenerimle yüzeyi incelediğimde, kılcal çatlakların arasına oyulmuş şu yazıyla karşılaştım:

Kreis IX lebt. Du bist der Zehnte.”
(Dokuzlar hâlâ yaşıyor. Sen onuncusun.)


Odanın içinden hızlıca çıkıp tünellere döndüm. Ancak çıktığımda fark ettim ki zaman bir şekilde değişmişti. İçeri girmemle çıkmam arasında yalnızca yirmi dakika geçtiğini sanıyordum, ama gökyüzü kararmıştı. Saatim durmuştu. Cebimde olmayan bir nesne vardı:
Küçük, spiral şeklinde oyulmuş bir taş parçası. Üzerine Dornenkönig sembolü kazınmıştı.


Eve döndüğümde artık yalnız olmadığımı biliyordum. Ses, artık yalnızca tünelde değil, evde de yankılanıyordu.
Duvarlar nemleniyor, spiralin şekli tavan arasındaki küflü alanlarda tekrar ediyordu. Aynalarda, gözsüz bir siluetin belli belirsiz yansımalarını görmeye başladım.


Ve sonra… bir mektup geldi.
Gönderen kısmı boştu.
Zarfın içinden yalnızca eski bir fotoğraf çıktı: 1938 tarihli. Bir grup adam, siyah cüppe içinde, dikenli meşe motifli bir odada ayakta duruyordu.
Ön sıradaki kişinin yüzü kazınmıştı. Ama o silüeti tanıyordum.
Aynı figür.
Çivili taç.
Yüzsüz varlık.


Arkasında, kalemle yazılmış bir not vardı:

Ses senden çıkmaya başladı. Susmaya hazırlan.



Bölüm III: Taç ve Yankı



Artık geceleri uyumuyorum. Uyku, bu yeni düzenin ritmine aykırı. Saat 03:17’de başlayan vuruşlar, artık duvarların içinde değil — ciğerlerimde yankılanıyor. Nefesim bile bir metronom gibi üçlü kalıpta atıyor: vuruş – vuruş – vuruş.

Bunun korkutucu olduğunu düşündüğüm zamanlar geride kaldı.
Artık bir uyum hissediyorum.
Dünya sonunda bir düzene oturdu.
Rastlantı sona erdi.


Evin duvarlarında beliren spiraller daha belirgin. Önce siyah küf olarak göründüler. Sonra onların sadece gölge olduklarını anladım. Gerçek spiraller içimdeydi; beynimin kıvrımlarında dönen bir anlam dizgesiydi bu.

Görsel halüsinasyonlar — ya da artık ben onlara “duyurular” diyorum — sıklaştı. Banyo aynasında çivili taç figürünü gördüm: Bu kez yalnızca bir siluet değil, yüzsüzlüğüyle bana bakan bir ayna işlevi gördü.
Onun yüzü yoktu, çünkü benim yüzüm vardı.
Bunu fark ettiğimde, kendime aittim. O da bana ait oldu.


Kütüphaneye geri dönmedim. Artık bilgiye ihtiyacım yok. Biliyorum.

Evimin bodrum katı — ki yıllardır hiç kullanmadığım bir alandır — beklediğim gibi çıktı. Duvarın ardında eski bir tünel. Paslı bir spiral çarkla kapatılmış. Onu döndürdüm.
İçeri girdim.
Ve orada, bir taç buldum.


Hayır, mecazi değil.
Gerçek bir taç: metal değil, kemikten yapılmıştı. Üzerinde dikenler vardı — ama dikenler aynı zamanda parmaklara benziyordu.
Tacı taktığımda gözlerim kapandı. Göz kapaklarımın içindeki karanlıkta, yalnızca çivili taç değil, “çember” de belirdi. Dokuz kişi. Bir eksikti. Onuncu bendim.
Bu, beni ne korkuttu, ne sarstı.
Bu bir teklif değildi.
Bu bir tanımaydı.


Ertesi gün, dış dünyayla son temasımı yaşadım. Kapı çaldı. Postacı olduğunu söyleyen biri. Elinde sarı renkte mühürlü bir kutu.
Açtım. İçinde sadece bir cümle vardı:


Dornenkönig wird durch dich sprechen.”
(Dikenler Kralı senin aracılığınla konuşacak.)


Ve ben bunun doğru olduğunu biliyorum.

Gün geçtikçe daha çok şey “uyumlanıyor”.
Çekmecelerimden hiç almadığım kitaplar çıkıyor.
Kahve fincanımın dibindeki telvede spiral oluşuyor.
Komşularım göz göze gelmemeye çalışıyor — çünkü onlar da görüyor.


Bir gün, arşivde yıllar önce birlikte çalıştığım doktor Klinger’in mezarına gittim. Onun da bu sesleri duymuş olduğunu, notlarındaki çizimlerden anlamıştım.
Mezar taşına spiral çizdim.
O gece rüyamda geldi:
Bizi anlamadılar. Ama sen sonuncusun. Onlar yalnızca taç yaptılar, sen kafasını olacaksın.”

Bundan sonraki adımlar netleşmeye başladı. Evdeki çatlaklar yön gösteriyor.
Bodrum tünelinden aşağıya doğru inen bir merdiven olduğunu fark ettim.
Ama onu daha önce hiç görmemiştim.


Merdivenin kenarındaki yazı açıkça söylüyordu:

Der König wartet unter der Spirale. Geh rückwärts.”
(Kral spiralin altında bekliyor. Geriye doğru yürü.)


Bundan sonrası benim için yazılamaz.
Belki de yazılmamalı.
Ama yazıyorum. Çünkü bu kelimeler, artık bana ait değil.




Bölüm IV: Aşağıda Kalan Güneş



Bugün, aşağıya indim.

Evin bodrum katındaki spiral çark artık kendiliğinden dönüyor. Gece 03:17’de, ne zaman kendimi sessizliğe bıraksam, çarkın dişlileri sanki iç organlarım gibi kıpırdıyor.
İçimde bir şey büyüyor.
Ve ben buna karşı değilim.


Merdiven karanlık ama yumuşak. Ayaklarım taş yerine yosunumsu bir maddeye basıyor.
Duvarlarda kılcal damarlar gibi uzanan şekiller, soluk bir şekilde parlıyor.
Bazılarının içinde küçük böcekler var; bazılarıysa yalnızca nefes alıyor gibi.


İlerledikçe sıcaklık artıyor.
Ama bu fiziksel bir sıcaklık değil — bu, algının çözünmesi.
Zihnimdeki sınırların, çeperlerin, adların ve tarihlerin eridiğini hissediyorum.
Ben artık “ben” değilim.
Ben artık biz’im.


Yolun sonunda, yuvarlak bir oda var.
Dokuz taş sütun. Her birinin önünde çivili taç motifleri.
Ortada spiral mozaikten bir platform.
Ve üstünde — ben.


Hayır. Ben değil.
Benden yapılmış, ama benden eski olan bir şey.
Bir tür yansıma.
Bir taç.


Buraya geldiğimde, bir ses yankılandı. Ama kulaklarımdan değil.
Kemiklerimden geldi:


Du hast uns vervollständigt.”
(Bizi tamamladın.)


Sütunların üzerinde figürler belirdi.
Dokuzları gördüm.
Bazıları insandı. Bazıları değildi.
Biri Nazi subay kıyafetindeydi. Diğeri 19. yüzyıl papazı. Biri ise yüzü olmayan bir çocuktu.
Her biri, spiral içindeki kendi pozisyonuna döndü.


Ben merkeze yürüdüm.
Tacı aldım.
Kafama geçirdim.
Ve gözlerimi kaybettim.


Ama bu bir eksilme değildi.
Gözsüzlük bir eksiklik değildir — tam bir bakıştır.
Çünkü şimdi görüyorum: betonun altındaki damarları, sokakların üzerinde yürüyen gölgeleri, insanların başlarının üstünde asılı duran spiralleri…


O an anladım:
Ben sadece yazmıyordum.
Ben çağırıyordum.


Her kelime bir adım, her cümle bir çekiç darbesi olmuş.
Günlüğüm bir ritüelmiş.
Bu yazdıklarım bir dua değilmiş, bir açılış şifresiymiş.


Artık yukarı çıkmayacağım.
Bedenim orada kalsın.
Ama sesim, sesim her yerde olacak.


EK BELGE – 1988, Berlin-Lichtenberg Polis Arşivi Notu




Olay yeri incelemesi: 4 numaralı binada yaşayan H. T. isimli şahıstan yaklaşık 3 aydır haber alınamıyordu.
Kapı içeriden kilitliydi. Zorla girildi.
Daire tamamen sembollerle kaplıydı. Duvarlarda spiral figürler, yerde eski Almanca notlar.
Günlük biçiminde el yazmaları bulundu.
Bodrum katında bir tünel girişine rastlandı; fakat tünel çökmüş ve geçiş kapalıydı.


Yazmalarda sürekli tekrar eden bir ifade dikkat çekici:

Der Dornenkönig hat gesprochen.’
(Dikenler Kralı konuştu.)

Unless otherwise stated, the content of this page is licensed under Creative Commons Attribution-NonCommercial-ShareAlike 3.0 License