Brype'a Adanmışlar


Başlayayım mı, yoksa önce o dosyadan birkaç sayfa daha çevirip bana hâlâ Elias Mercer olup olmadığımı mı hatırlatacaksınız?


Pekâlâ. Siz ne derseniz deyin burada konuşan hâlâ benim ağzım. Ben her şeyi birer sırayla anlatayım size. Zaten çok vakit geçirdim sessizlikte, artık içindeki sıradanlıkları bile süzgeçten geçirmeyi öğreniyor insan.

Bakın, ben Colorado Springs’te büyüdüm. Çocukluğum sıradandı… ne eksik ne fazla. Babam bir benzinlikte çalışırdı. Annem de… genelde koltuğunda otururdu. Sessizlik onların da işi gibiydi. Kızımla karım… onlar daha farklıydı. Linda’yla 22 yaşımda evlendim. Rachel doğduğunda öyle bir ışık yanmıştı ki içimde, bir süre insan olduğumu unutmuştum. Sonra her şey… o bilindik şekilde çözüldü. Önce iş gitti, sonra güven, sonra sinir, sonra alkol, sonra uyuşturucu. Bildiğiniz sırayla, tıpkı merdivenden tek tek inmek gibi.

Linda… bir sabah yatağın kenarında kıvrılmış haldeydi. 1990’dı. İç kanama dediler. Ama bence ruhu daha önce göçmüştü.

Rachel’la baş başa kalınca düzeleceğim dedim. O iş öyle olmazmış. Onu da kaybettim. Nasıl derseniz, hiçbir baba öyle bir nasılı kolay anlatamaz. Göl kenarında yalnız başına. Sırtında benim gömleğim. Raporda kaza yazıyordu. Ben başka şeyler duydum.

Onun ardından… ben insan olmaktan çıktım. Kimyasal bir yıkıntıya döndüm. Bir gün bir park bankında baygın yatarken sosyal görevli bir kadın beni buldu. “İstersen hala bir seçeneğin var,” dedi. İnsan her şeyi yitirdikten sonra “seçenek” lafı komik geliyor. Ama o kadının sesi yumuşaktı, kendisine inanmıyordu ve bu bana güven verdi. İşte o zaman “Second Way” programından bahsetti.


Adı fiyakalı gibi geliyor değil mi? “İkinci Yol”. Sanki birincisi bir mucizeydi de bu ikinci deneme daha iyi olacakmış gibi. Oysa program, Charlotte’ın biraz dışında, Matthews tarafında, şehrin arka cebine sıkışmış bodrum katlı bir binadaydı. Haritada bulmaya çalışsanız büyük ihtimalle bir pizza dükkanı çıkardı. İçeri girince ekşi kahve, plastik sandalye ve duvara yapıştırılmış “GEÇMİŞİNİ KABUL ET, GELECEĞİ YAZ” gibi aforizmalar karşılıyordu sizi. İşte böyle. Kurtuluş bu kokuda saklıymış gibi…

Programın ilk zamanları… tahmin ettiğinizden bile sıradandı. Her gün aynı çember. Her gün “Bugün ne hissettin Elias?” Bir ara “kendimi öldürmek istiyorum ama beceremiyorum” dedim. Alkışladılar. “İçtenlik için teşekkür ederiz Elias.” Sanki içimdeki çığlıkları alkışla boğabilirlermiş gibi.


Ama ben… kalmaya başladım. Çünkü o salonda huzur veren bir sessizlik hakimdi. Ve sessizlik, kayıpların ardından gelen tek ve en sadık dosttur.


İlk ay geçtiğinde bazı insanlar ön sıralara alınmaya başlandı. Gruba daha iyi entegre oldukları söylendi. Garipti. Çünkü bu seçilenler fazla sorgulamayan, göz temasından kaçınan tuhaf tiplerdi.


Beni de bir gece toplantı bittikten sonra, sandalyelerin metal ayakları zeminde sürtünerek yerlerine itilirken ve plastik bardaklardaki bayat kahve kokusu hâlâ havada asılı dururken, ismimi neredeyse fısıltıyla anarak içeri çağırdılar. Diğerleri çoktan çıkmıştı; koridorun floresan ışıkları kapanmış, binanın içi yarı karanlığa gömülmüştü. Dışarıda park yerinin lambası arızalıydı, bu yüzden camdan sızan ışık neredeyse yoktu. Odaya girdiğimde ilk fark ettiğim şey lamba ışığının yerini birkaç küçük mumun almış olmasıydı; titrek alevler duvarlara çarpıp geri çekiliyor, gölgeleri büyütüp küçültüyor, sanki odanın içinde bizden başka şeyler de varmış hissi yaratıyordu.


İşte o an, Jeremiah Keyes ile tanıştım.

İlk bakışta sıradan denilebilecek bir yüze sahipti; ne belirgin bir yara izi ne de dikkat çeken bir mimik. Boyu ortalama, omuzları dar, elleri sakin. Ama duruşunda tarif edemediğim bir merkez vardı, sanki oda onun etrafında yavaşça yer değiştiriyordu. Asıl tuhaflık ise konuştuğu anda başladı. Sesi oldukça hatta alçaktı fakat içeri doğru çöken bir ağırlığı vardı. Onu dinlerken istemsizce omuzlarını gevşetiyor, başını hafifçe eğiyor ve kendi cümlelerinin kaba, gereksiz ve aceleci olduğunu düşünmeye başlıyordun.


Ben ayakta duruyordum, o ise oturuyordu ama yine de yüksekte olan oydu. Bunu neredeyse görünmez bir hâkimiyetle yapıyordu. Mum ışığı yüzünün bir tarafını aydınlatıyor, diğer tarafını gölgede bırakıyordu.

İlk söylediği şey şuydu: “Sen kayıplarınla yalnız kalmadın Elias. Onlar seni götürmeden önce işaretlediler. Ve işaret, asla kaybolmaz.”


Ben güldüm. İçimden değil, açık açık güldüm. Adamın söyledikleri saçmalık gibiydi ama yüzü ciddiydi. “Ben bir bağımlıyım,” dedim ona. “İşaretim sadece ağzımda kalan bakır tadı.” Ama o kafasını salladı. “Hayır,” dedi. “Sen daha derin bir dile sahipsin. Acı, senin ikinci annen.”

Şimdi dönüp baktığımda, o ilk gecede bile… içinde bir şey uyanmıştı. O şeyin adı BRYPE’tı ama biz henüz bilmiyorduk. Henüz…

Brype… Ah, işte orası size saçmalığın başladığı yer gibi gelecek, değil mi? Ama ne var biliyor musunuz, saçmalık dediğiniz şey çoğu zaman sadece size uygun olmayan bir bağlamdır. Siz olsaydınız, bir kısım not alır, bir kısmı başınızı sallardınız, sonra da akut algı sapması yazardınız kenara. O yüzden önce bir uyarı: Brype’a dair anlatacaklarım basit bir inanç hezeyanı değil. Bu bir görüydü. Ortak, organize bir halüsinasyon değil. Brype… bir biliniş biçimiydi. Ama önce onu bir “isim” olarak sundular.


Jeremiah Keyes, Brype’ı ilk kez, sadece birkaçımızın bulunduğu küçük bir oturumda dile getirdi. “Yeni Loa,” dedi. “Unutulmuş olan. Adı bin yıl boyunca söylenmedi. Ama artık çağrılmaya hazır.” Loa… Haitili voodoo figürlerinden esinlendiğini sandım önce. Ama Brype öyle değildi. Korkutucu da değildi—ilk etapta. Daha çok… tanıdık bir boşluk gibiydi. Boş bir oda ama duvarları seni izliyor gibi. Sanki odada görünmeyen ama her hareketini kaydeden bir şey vardı.


İlk zamanlar bu şey sadece mecaz gibiydi. “Acının arkasındaki düzeni görmenizi sağlayacak güç” diyordu Keyes. Sonra yavaşça gerçek anlamı açığa çıkmaya başladı. Sadece geceleri yapılan oturumlar, dualar, sözüm ona esk” bir dilden mırıldanmalar. Programın içinden bir çekirdek oluşmuştu. Onlar artık Keyes’in söylemiyle arayışa giriyordu.

Brype, görünene karşılık görmeyen bir düzeni temsil ediyordu. Keyes’in tanımıyla o “karanlıkta şekillenen ışığın ilk formuydu.” Benim gördüğüm hâliyse… hayır, hâl değil. Daha çok, görülemeyenin kendini sunma biçimiydi. Rüyalarda başlıyordu. Aynı düşü üç gece üst üste gördüm. Bir çocuk—gözleri siyah, yüzü kül gibi soluk—elini uzatıyor ve “gözlerin yok, ama görüyorsun,” diyordu.

Sonra, çocuklar gelmeye başladı. Program üyelerinin dışındaki kişilerdi. Hepsi 8–10 yaşlarında. Bir kısmı bağımlı annelerin çocukları olarak tanıtıldı. Ama hiçbirimiz anneleri görmedik. O zamanlar hâlâ sormaya meyilli bir yanım vardı. Hani hâlâ biraz dünya yasası işlemeli diyordum içimden. Ama soru sormak, Brype’a karşı saygısızlık sayılıyordu. Bir keresinde biri ağzını açtı. Ertesi gün çantasını toplarken gördüm. Bir daha da görmedik

Böylece toplantılar, Charlotte'ın doğusundaki Matthews’tan ormanın içine, Pisgah Ulusal Ormanı’na taşındı. Orası… tuhaf bir yerdir. Ne GPS çalışır, ne pusula. Sanki tarih öncesinden kalma unutulmuş bir bölgeydi.


Geceleri grupça ayinler yapılıyordu. Çocuklar ortada, yetişkinler çemberde. Ateşin etrafında dönülüyor, ayaklara kül sürülüyordu. Bir keresinde çember daraldığında, ortadaki çocuklardan biri başını kaldırdı. Gözleri ateşi yansıtmıyordu, ışık onlara çarpıp geri dönmüyordu. Cam gibi parlıyor demiştim bir zamanlar. Hayır. Cam yansıtır. Onunki tam anlamıyla yutmaktı. O an kimse konuşmadı. Kimse nefes almadı. Sanki orman bile olacakları bekliyordu.
Rüzgarın içinden gelen uğultuların bize seslendiğini işitebiliyorduk. Brype dediler; henüz konuşmamış olan. Ama biz onu tüm varlığımızla hissettik. Her hücremizde, her nefesimizde.


Şimdi buraya kadarı size bir tür tarikatsal sanrı gibi geliyor olabilir. "Karanlık Tanrı", "ormanda ayin", bilindik şablonlar gibi. Ama beni dinleyin: Bu şeylerin hiçbiri inançla değil… tanımayla ilgiliydi. İnanmıyordum ben. Ben biliyordum. Brype vardı çünkü başka bir açıklaması yoktu. Kızımın adını biri rüyamda fısıldıyordu, annesinin ses tonuyla ama kendi sesinden.

Sonra 1993 yazı geldi. Tarikat, artık geri dönüşün olmadığını açıkça ilan etti; bunu sonraki adım olarak adlandırdılar. Keyes o gece sessizce, neredeyse ritüelin bir parçası gibi, herkesin eline bir şişe uzattı. İçindeki sıvı… programa katılmadan önceki günlerden kalma aşinalığım sayesinde bunun siyanür olduğunu fark ettim. “Bedenden ayrılan ruh, Brype’ın diline dönüşecek,” dedi. Sesi sakin, ama sözcüklerin yükü ölçülemezdi. O odada tam 36 kişi vardı; hepsi şişeyi tuttular. Hepsi bir anda, aynı kararlılık ve aynı sessizlikle içti.

Benim şişem hâlâ elimdeydi. Dudaklarıma değdiği anda, içimde başka bir ses çığlık atmaya başladı. O çığlık Rachel’ın sesiydi, tanıdık ve kırık ama aynı zamanda uzak ve ulaşılmaz. Tükürdüm. Kaçtım. Ormandan sürünerek çıktım. Ayaklarım toprakla ve taşla paramparça oldu, tırnaklarımı o toprakta geride bıraktım. Ama ruhumu—o küçük, kırılgan ruhumu—kaybetmeden çıkabildim.

Sonraki 15 yıl boyunca saklandım. Oregon’da, Montana’da… bazen tekne altlarında, bazen terk edilmiş depolarda, yalnızlığın ve sessizliğin içinde. Ama Brype’ın sesi—ya da belki sessizliği—hiç kaybolmadı, her adımımda, her nefesimde, her düşüncemin kıyısında vardı.

Ve şimdi… işte buradasınız. Sizi buraya getiren, dosyanın yeniden açılması. Çocuklar yeniden kayboluyormuş. Siz hâlâ bunun sadece tarikat kalıntıları olduğunu mu düşünüyorsunuz? Siz… zavallısınız. Brype asla kaybolmadı. Ve sözüm ona bazı tanrılar … sadece hatırlandıkça değil, korkuldukça geri gelir.
Unless otherwise stated, the content of this page is licensed under Creative Commons Attribution-NonCommercial-ShareAlike 3.0 License