Ben Kabuğumdan Çıktım
İlk fark ettiğim şey tavandı. Beyaz olması gerekiyordu. Hastane tavanları beyaz olur; steril, düz, nötr. Ama gözlerimin önündeki tavan bir tavan olmaktan çıkmıştı. İnce çizgiler birbirine dolanıyor, bazıları kesiliyor, bazıları tekrar birleşiyordu. Kesinlikle rastgele değillerdi. Bir düzeni vardı fakat bu düzen kendini geri çekiyor, tam kavranacakken dağılıyordu. Sanki bir zamanlar birileri onu büyük bir dikkatle işlemiş, sonra da terk ederek deforme olmaya mahkum bırakmıştı. Şimdi yalnızca ben bunu fark edebilmiştim.
Gözümü açtığımda bir sesle karşılaşmadım. Önce oldukça tanıdık bir koku vardı. Keskin olmayan, ama ısrarcı bir koku. Nemli, eski ve tanıdık. Bir kütüphanenin kullanılmayan arşiv odasını andırıyordu, tıpkı rafların arkasında biriken rutubet gibi, kâğıdın liflerine sinmiş küf ve uzun süre kapalı kalmış pencerelerin bıraktığı o tuhaf tat. Oda bir sağlık mekânından çok, zamanın yanlışlıkla durdurulmuş olduğu bir yer misali; sonsuza dek geçmişte kalmış bir hatıra gibi.
Nefes aldığımı fark etmem biraz zaman aldı. Göğsümün inip kalktığını göremiyordum, bunu ancak boğazımın arkasında beliren kuru bir yanmayla anlayabildim. Hareket etmeye çalıştım ama karşılık alamadım. Bedenim, verdiğim talimatları tanımayan bir yabancıya dönüşmüştü. Üzerimde yoğun bir ağırlık vardı ve her hareketimde katman katman artıyor gibiydi. Sargılar, bezler, bantlar… Hepsi bir arada beni tek bir biçimde sarmış ve sıkıca tutmuştu. Bundan şikayetçi olmadığımı fark ettim, dürüst olmak gerekirse korunuyor gibiydim. Ya da saklanıyordum.
Gözlerimi yavaşça kapatıp tekrar açtım sanki bir şeylerin değişmesini beklermişcesine. Umduğum gibi de değişmedi. Tavandaki çizgiler ve karartılar eskisi gibi yerli yerindeydi. Bu beni rahatlatmadı aksine, bir şeylerin olması gerektiği gibi gitmediğini düşündürdü. Normalde bunu yaptığımda görüntüler yer değiştirirdi. Işıkların oynamasını, başımın hafifçe dönmesini bekledim. Ama dünya yerinden santim oynamadı. Bu kararlılık ürkütücüydü.
Bir yerden su akma sesi geliyordu. Yakın değildi ama kesinlikle uzak da sayılmazdı. Aralıklı, düzenli bir akış. Musluk sesi olabilirdi. Ya da bir şeyin yıkanması. Bende uyandırdığı his tanıdıktı. Soğuk bir yüzeye değen suyun bıraktığı ürperti. Fayansın pürüzsüzlüğü. Metalin donukluğu. Neyi hatırlamam gerektiğini bilmiyordum, sanki sahne çoktan bitmiş de geriye sadece o odanın bendeki soğuk hissiyatı kalmıştı.
Zamanın durduğunu hissediyordum. Oda ne kararıyor ne de aydınlanıyordu, her şey durduğu yerde asılı kalmış gibiydi. Bir ara tavandaki çizgilerin kımıldadığını sandım. Yer değiştirmiyorlardı da sanki bir şeye dönüşmeye çalışıyorlardı. Bazıları harf olmayı deniyordu, bazıları ise çok daha eski, yabancı işaretleri. Onları okuyamıyordum ama tanıyabiliyordum. Sanki çok önceden, yasak bir kitabın kenarında ya da unutulmuş bir sayfanın arkasında görmüştüm. Bu düşünceyle birlikte zihnimde bir isim belirdi. Net değildi ama çok uzaklardan, derin bir obruktan gelen zayıf bir sesleniş gibi.
Zayd
Soyadı aklıma hemen gelmedi. Bu eksiklik yarım kalmış bir cümle gibi zihnimi tırmalıyordu. Bir süre sonra o boşluk kendi kendine doldu: al-Muqaddim. İsmi dudaklarımda saydırmaya çalıştığımda yabancı ve metalik bir tat bıraktı. Onu nereden bildiğimi çıkaramıyordum. Sadece bildiğimden emindim, o kadar.
Bir kitap vardı, emindim. Kapağını açarken çıkan o kuru sesi, sayfaların parmak uçlarıma direnişini hala hissedebiliyordum. Eski bir el yazmasıydı; basılı bir kitabın o soğuk düzeni yoktu onda. Harfler titrek ve kararsızdı. Bazı satırlar aceleyle geçilmiş, bazılarıysa kağıdı yırtarcasına derine işlenmişti. Okurken sadece kelimeleri değil, sanki o satırları yazan elin duraksamalarını, kesik nefeslerini de takip ediyordum. Bu düşünce içime bir ürperti doğurdu. Bir kağıdın, üzerine dökülen mürekkeple birlikte hayat kazanması mümkün müydü?
Bir cümle vardı. Tek bir cümle. Diğerlerinin önüne geçecek kadar akılda kalıcı tek bir cümle. Başlangıcını net hatırlıyordum, sonu ise o tekinsiz sisin içine batmıştı.
“Kozmosu anlamak için insanın soyulması gerekir.”
Bu cümleyi daha önce de düşündüğümü hissettim. Üzerinde durduğumu, dillere çevirdiğimi, farklı anlamlara çektiğimi. O an, bu cümlenin eksik olduğunu fark ettim. Bir devamı olmalıydı. Eksik bırakılmıştı ya da ben eksiltmiştim. Bu ihtimali düşünmek göğsüme hafif bir sıkılaşma hissi vermişti. Nefesim düzensizleşti fakat yine de bedenim kımıldamadı.
Odaya birinin girdiğini duymadım. Ama havanın değiştiğini hissettim. Tanıdık eski koku hafifçe dağıldı. Tavanın çizgileri, sanki bir an için umduğum gibi gerçekten duraksadı. Bir şey söylenmiş olabilirdi odanın kendisine. Bu düşünceyle birlikte, karar anına dair bir görüntü zihnimin kenarından geçti. Net değildi. Bir yırtık vardı. Geçilmiş miydi, geçilmemiş miydi, bilmiyordum. Sadece, geri dönülmez bir noktaya yaklaşıldığını hissettiren o tuhaf sakinlik hissi.
Bir an için, bedenimin bana ait olup olmadığını sorguladım. Bu soru önceki düşüncelerime kıyasla panik yaratmadı. Akademik bir merak gibiydi. Sanki uzun süredir üzerinde çalıştığım bir metnin dipnotunu hatırlamaya çalışıyordum. Benlik dediğimiz şey, nerede başlar, nerede biterdi? Deri bir sınır mıydı, yoksa yalnızca sonradan edinilen bir alışkanlık mı?
Gözlerimi tekrar kapattım, bir anlığına düşüncelerimi susturmayı denercesine. Su sesi önceki seferde olduğu gibi devam ediyordu. Bir yerde, bir musluk açık kalmış olmalıydı. Ya da bir ritim sürdürülüyordu, kesilirse her şeyin sona ereceği bir ritim. Hangisi olduğunu ayırt edemedim. Ama bir noktada, bu sesin beni buraya getiren şeyle bağlantılı olduğunu sezdim. Sezgilerim bildiklerimden daha güvenliydi. Şimdilik, bununla yetinmeyi seçtim.
Bir ara odadaki eşyaların adlarını hatırlamaya çalıştım. Yatak. Serum askısı. Perde. Kelimeler zihnime geliyordu ama içleri boştu sanki anlamları akıp gitmiş, geriye sadece aşınmış kabukları kalmıştı. Garip olan, gündelik kelimeler silinirken daha ağır, daha yabancı olanların yüzeye çıkmasıydı. Alegori. Tahrif. İsim. Bu kelimeler zihnimde çok daha canlı, çok daha gerçek duruyordu.
Şu isim meselesi asıl canımı sıkan şeydi. Kendi adımı düşünmek bile istemedim, zaten hatırlamıyordum da. Garip ama bu boşluk üzerime beklenmedik bir huzur bindirdi. Bir ismimin olmaması, artık hiçbir çağrıya cevap vermek zorunda kalmamak demekti. Kim olduğumu bilmemek, burada neden yattığımı bilmemenin yanında önemsiz kalıyordu. Sanki adımı kaybetmek, çok daha başka bir şeyi bulmam için ödemem gereken bir bedeldi.
Kütüphanenin görüntüsü, tavandaki o belirsiz çizgilerden çok daha net bir şekilde zihnime oturdu. Uzun masalar, pencerelerden sızan o ölü gün ışığı ve rafların arasında asılı kalan toz zerreleri… O gün o paketin bana uzatıldığı anı hatırladım. Arkadaşımın yüzü silinip gitmişti, geriye sadece tanıdık sesi kalmıştı. 'Tam sana göre,' demişti. Bunu bir şaka gibi mi yoksa çok ciddi bir uyarı gibi mi söylediğini şimdi kestiremiyordum. Paketin üzerinde eski bir yazı vardı, bu gönderenin ismi mürekkep aktığı için okunmuyor, sadece lekesi görünebiliyordu.
El yazması ilk bakışta sıradan gelmemişti. Kâğıdı yeni değildi ama eski püskü olmasına rağmen kırılgan da sayılmazdı. Özenle saklanmış bir şeyin direnci vardı üzerinde. Metin baştan sona tek bir elden çıkmış gibi durmuyordu. Sanki araya başka eller girmişti. Bazı satırlarda yabancı bir kalemin müdahalesi açıkça seçiliyordu. Bir metnin zamanla yaralanması, üzerine yeni izler eklenmesi gibiydi bu.
Zayd al-Muqaddim ismine ilk o sayfalarda rastladım. Kuzey Afrika kıyılarında ticaret yapan bir seyyah olduğu yazıyordu ama satır aralarındaki o tuhaf ton, onu sıradan bir tüccar olmaktan çok uzaklaştırıyordu. Anlatılan yolculuk mallarla değil, sanki aklı bulandıran fikirlerle ilgiliydi. Bir kıyıdan diğerine taşınan şey basit bir kumaş ya da baharat değildi. Daha çok, insanı huzursuz eden eski ve gizli kalmışların söz ettiği o uğursuz inançlardı.
Onun adı iki nedenle geçiyordu. İlki yazdığı eserdi. İkincisini o gün bir türlü çözememişim. Metnin kenarına yarım yamalak bir not düşülmüştü, sanki yazan kişi devamını getirmeye korkmuş ya da yarıda kesilmişti. O zamanlar bu eksikliği sadece kitaptaki bir boşluk sanmıştım. Şimdiyse başka bir anlamı olduğundan emindim.
El yazmasındaki alegori bir şey anlatmıyor, sadece ima ediyordu. Bildiğimiz tanrılardan değil, çok daha eski ve yabancı bir şeylerden söz ediyordu. İsimler vardı ve o telaffuzu imkansız, kökeni karanlık isimler… Bazıları yılanla, bazıları ise yaratılışı taklit eden o çarpık varlıkla ilgiliydi. Bir imparatorluğun ve onun sapkın halkının adı geçiyordu; dokuz sayısının her köşeye uğursuz sembolizmle sızdığı bir düzen. Ama hiçbir yerde kesin bir tarih yoktu. Metin sanki zihinden kayıp gitmesi için bilinçli olarak kaygan tutulmuştu.
Ademliler hakkındaki o bölüm zihnime çakılıp kalmıştı. Yazılanlar kutsal bir metinden ziyade, insan dediğimiz şeyi yavaş yavaş ortadan kaldıran bir liste gibiydi. Madde madde sıralanmışlardı: Bağ kurmazlar. İsimle çağrılmazlar. Giysi taşımazlar. Çocuk yapmazlar. Benliği, yani "ben" demeyi, en büyük günah sayarlar.
Metin bu kuralları anlatırken ne bir hayranlık duyuyor ne de onları lanetliyordu; sadece soğuk bir gerçekliği ifşa edercesine gözler önüne getiriyordu. Bu duygusuzluk, o tarafsızlık hali beni asıl korkutan şeydi. Çünkü bir vahşeti ya da yok oluşu tepkisizce anlatmak, ona gizli bir onay vermektir. Sanki yazan kişi, bu insanların kendilerini dünyadan silmesini çoktan kabullenmiş, hatta bunun tek doğru yol olduğunu ima etmişti.
O günlerde, okuduklarımı sadece bir tarih çalışması gibi görmeye zorluyordum kendimi. En azından kendime söylediğim yalan buydu. Oysa cümleler zihnimde kuru birer bilgi olarak kalmıyordu, her biri içimde karanlık köşelere yerleşiyordu. Özellikle de o giriş cümlesi:
"Kozmosu anlamak için insanın soyulması gerekir."
Bu ifadenin mecazi olduğunu varsaymak işime gelmişti. Ben de öyle yaptım. Soyulmayı unvanlardan, alışkanlıklardan ve toplumun bize giydirdiği o kalın katmanlardan arınmak sandım. İnsan dediğimiz şey, üst üste binmiş rollerden ibaretti ve hakikate dokunmak için bu elbiseleri çıkarmak gerekiyordu. En azından o zamanlar böyle düşündüm, not defterime de tam olarak böyle yazdım.
Fakat metnin ilerleyen bölümlerinde, o sürekli bahsi geçen "soyulma" eylemi yavaş yavaş somut bir tını kazanmaya başladı. Bu somutluk öyle göze parmak cinsten de değildi, her şey yine imalarla ilerliyordu. Derinin bir sınır olduğu, benliğin o sınırda yuvalandığı ve o sınır aşılmadan gerçek bilginin edinilemeyeceği anlatılıyordu. Bu sadece alegorik bir dil miydi? Yoksa ben alegoriye sığınarak asıl görmem gereken şeyi görmezden mi geliyordum?
Hastane odasında, sargıların o boğucu ağırlığını hissederken yine aynı soruya dönüyorum. Deri gerçekten bir sınır mıydı? Eğer öyleyse, bu sınır korunması gereken bir kale miydi, yoksa aşılması gereken bir perde mi?
Banyonun kapı ağzı. Karar anı ilk orada belirdi. Fayansların o çiğ soğukluğunu, küvetin kenarına iliştirilmiş kitabı hatırlıyorum. Sayfalar su buharından hafifçe kabarıp dalgalanmıştı. Yaptığım şeyin artık bir araştırma olmadığını biliyordum. Sadece bunu başka bir kelimeyle adlandırmaya cesaretim yoktu.
Metal bir nesnenin yüzeyini hatırlıyorum. Işığı nasıl yansıttığı ile ilgili değil, avucumdaki o çiğ ağırlığı kaldı aklımda. Onu kullanıp kenara atılabilecek bir alet gibi görmedim. Bir araçtı sadece; bir geçiş için gereken o soğuk şey. Suyun sesi burada da vardı. Düzenli, sabit. Kendi vaktini sayan bir saat gibi.
Hastane odasından ayrılışımı net hatırlamıyorum. Ne zaman taburcu edildim, kim imza attı, hangi sorular soruldu — bunlar dağınık ve önemsiz ayrıntılar gibi. Önemli olan kapının dışına çıktığım andı. Dışarının havası tenime değdiğinde bir eksiklik hissetmemiştim aksine, bir şeyin yerini bulduğunu düşündüm. Sanki yarım bırakılmış bir cümle beni evime çağırıyordu.
Dairemin kapısını açtığımda içeride ağır bir sessizlik vardı. Günlerdir kapalı kalmış bir mekânın o durgun kokusu. Eşyalar yerli yerindeydi. Hiçbir şey devrilmemiş, hiçbir şey zorlanmamıştı. Bu düzen tuhaf bir biçimde rahatsız ediciydi. Sanki burada yaşananlar hiç var olmamıştı.
Koridordan banyoya doğru ilerlerken ayaklarımda en ufak bir tereddüt dahi yoktu. Sanki bu kısa yol zihnime çoktan kazınmış ve her adımı ezbere bilinen bir dua gibi ruhuma sinmişti. Kapıyı yavaşça araladığımda fayansların o mat ve cansız parlaklığı beni karşıladı ve gözlerim gayri ihtiyari tam da bıraktığım yerde duran, küvetin kenarındaki o kitaba takıldı. Sayfaları bıraktığımdan çok daha fazla kabarmış, kenarları tuhaf bir biçimde kıvrılmıştı.
Hiçbir musluğu açmamış olmama rağmen o tanıdık su sesini yine duyduğumu sandım, ancak bunun borularda asılı kalan son akıntının yankısı mı yoksa zihnimin o eksik ritmi tamamlamak için uydurduğu bir yanılsama mı olduğundan emin olamadım. Kitabı parmaklarımın arasına aldığımda, sayfaları çeviren ellerim bir anlık bir titremeyle duraksadıysa da aradığım yeri bulacağımı, kelimelerin beni beklediğini biliyordum. Aramama hiç gerek kalmamıştı. Aradığım tek cümle, kitabın arasından sanki bir kehanet gibi yükselip doğrudan gözlerimin önüne yerleşti.
“Kozmosu anlamak için insanın soyulması gerekir; ne var ki bunu yalnızca dış derisinden başlayarak yapabilir.”
Devamı aslında oldukça uzundu fakat benim için tüm o paragraflar artık tamamen gereksizleşmişti. Gözlerimin önüne yerleşen bu tek satır, hakikatin o sert çekirdeğini kavramam için tek başına yeterliydi. Bu tamamlayıcı cümleyi daha önce gerçekten okumuş muydum yoksa şu an bu loşlukta kendi zihnim mi onu inşa ediyordu tam olarak ayırt edemiyordum, ancak cümlenin o karanlık ikinci yarısı, sanki bir süredir zihnimin en kuytu köşesinde sabırla bekliyormuş gibi büyük bir gürültüyle yerine oturdu. Eksik olan, beni tamamlayacak olan o kayıp parça tam olarak buydu.
Aynadaki yansımama baktığımda, yüzümün büyük bir kısmını örten o beyaz sargıların altındaki yabancıyla karşılaştım; omuzlarıma, göğsüme ve kollarıma hantal birer zırh gibi dolanmış olan bu katmanların, hastanedeyken beni dış dünyadan koruyan şefkatli birer kalkan olduklarını varsaymıştım. Oysa şimdi bu beyaz kumaş yığını gözüme sadece tahammül edilemez bir gecikme, süreci yavaşlatan gereksiz bir engel gibi görünüyordu; şu an içinde bulunduğum hal ne bir başlangıçtı ne de bir son, sadece bir ara formda, o tekinsiz boşlukta tutsak kalmıştım. Ellerimi ağır ağır kaldırıp bandajların pürüzlü dokusuna dokunduğumda içimde ne bir acı korkusu ne de çocukça bir merak vardı, hissettiğim şey daha çok soğuk bir doğrulama ihtiyacı, o nihai sınırın tam olarak nerede başladığını ve nerede sona ereceğini ellerimle görme isteğiydi. Zayd’ın adını düşündüm. Onun hakkındaki o ikinci nedenin, yüzyıllar geçse de neden hiç eskimediğini ve neden her anlatıda aynı katılıkla korunduğunu bir kez daha tarttım. Söylentiler zamanla farklılaşır, ayrıntılar zihinden kayar ve isimler eninde sonunda unutulup giderdi ancak bazı eylemler vardır ki onlar sabit kalır, çünkü onlar sadece yaşanmış bir olaydan ziyade hakikate varmak için kullanılan kadim birer yöntemdir.
Zayd’ın adını düşündüm. Onun hakkındaki o ikinci nedenin, yüzyıllar geçse de neden hiç eskimediğini ve neden her anlatıda aynı katılıkla korunduğunu bir kez daha tarttım. Söylentiler zamanla farklılaşır, ayrıntılar zihinden kayar ve isimler eninde sonunda unutulup giderdi ancak bazı eylemler vardır ki onlar sabit kalır, çünkü onlar sadece yaşanmış bir olaydan ziyade hakikate varmak için kullanılan kadim birer yöntemdir.
Sargının ilk katmanı parmaklarımın arasında gevşeyip omuzlarımdan aşağıya doğru sarkmaya başladığında, aynadaki o donuk yansımamda fiziksel bir değişim olmadı. Asıl değişen şey kendi varlığıma yönelttiğim o hastalıklı bakışın ta kendisiydi. Artık yüzeyin altında neyin saklandığını merak eden o eski araştırmacı değildim, sadece yüzeyin kendisini, o ince ve aldatıcı deri tabakasını büyük bir soğukkanlılıkla inceliyordum. Banyonun ışığı her zamanki gibi sabit ve çiğdi, fayanslar ayaklarımın altında aynı tekinsiz soğukluğunu koruyordu ve kitabın o su buharıyla şişmiş sayfalarındaki o cümle, zihnimde nihayet tamama ermişti.
Artık ne bir korku kalmıştı içimde ne de bir tereddüt; geriye sadece, o yarım bırakılan kadim işi sonuna kadar götürmek ve o son sınırı aşmak kalıyordu.
sayfa revizyon: 6, son düzenlenme: 18 Apr 2026 17:37
