Ayaz Kuyusu


Bölüm I – Sincap Durağı ve Rutubet



1994 sonbaharının başlarında, yüksek lisans tezimi tamamlamak üzere İngiltere’nin kuzeyindeki Derbyshire bölgesine doğru yola çıktım. Alanım modern mitoloji ve yerel halk söylenceleri üzerineydi; özellikle endüstrileşmenin henüz tam anlamıyla nüfuz etmediği taşra kasabalarında hayatta kalabilmiş yerel ve karanlık hikayeler beni cezbediyordu. Bu çalışmam, hem akademik hem de kişisel bir yolculuktu — çünkü çocukluğumda anlatılan o karanlık hikâyelerin, yalnızca hayal mahsulü olup olmadığını uzun süredir sorguluyordum.

İstikametim Peak District Ulusal Parkı'nın doğusunda, tren hattının en son duraklarından biri olan Edale idi. Bu kasaba, yürüyüşçüler arasında popüler olsa da, sonbaharın melankolisi bastırınca buralar neredeyse terkedilmiş birer hayalet yerleşime dönüşürdü. O mevsimde Edale, doğa ile insan arasındaki sınırın bulanıklaştığı, sisin ve yosunun hüküm sürdüğü bir manzaraya bürünür. Tam da ihtiyacım olan atmosfer buydu.

Konakladığım yer, I8. yüzyıldan kalma, taş duvarlı ve kalın çatılı bir çiftlik eviydi. Sahibi, kimilerine göre kasabanın son aklı başında kadını olarak anılan Mrs. Henshaw idi. Kendisi 70’lerine yaklaşmış, sert bakışlı ve kısa konuşmalarla yetinen biri olsa da, geleneklere saygılıydı. Odamı bana teslim ederken, klasikleşmiş İngiliz misafirperverliğiyle çay ikram etmiş ve ardından neredeyse ciddi bir tonda emir verircesine söylemişti:

Sincap Durağı’na yaklaşma. Havanın değişeceği günler, orası aklın çözülme noktasıdır.”

Bu uyarı ilk başta bana folklorik bir figür gibi geldi. “Sincap Durağı” adını daha önce hiçbir haritada görmemiştim; ne üniversitenin kaynaklarında ne de daha önceki saha çalışmalarımda karşıma çıkmıştı. Bir kasaba söylencesinden ibaret olduğunu düşündüm. Ne de olsa kırsal İngiltere, uğursuz isimlerle donatılmış terkedilmiş çiftlikler, perili orman yolları ve lanetli köşkler konusunda hayli zengindi.

Ama Mrs. Henshaw'ın sesindeki ciddiyet, cümleyi bir uyarıdan çok, geçmişte yaşanmış ve gizlenmeye çalışılmış bir travmanın yansıması gibi gösteriyordu. Üzerine gittiğimde, gözlerini kaçırarak pencereye yöneldi ve perdeleri iyice kapattı. Dışarıda yalnızca gri bir sis ve uzak tepelerin silueti görünüyordu. Son sözleri, neredeyse kendine konuşuyormuş gibiydi:

“Orada su hâlâ hatırlıyor.”

Gece bastığında, evin içindeki sessizlik boğucu hâle gelmişti. Tahta zeminlerin gıcırtısı, rüzgârın çatıda yarattığı titreşim ve eski kalorifer sisteminin aralıklı iniltileri arasında uykum kaçmıştı. Lambamı söndürmeden yatağa uzandım. Tavana yansıyan gölgeler sanki hareket ediyor gibiydi. Kendi kendime “akademik takıntıların ve hayal gücünün bir araya gelmesi” dedim. Ama içimde bir huzursuzluk vardı. Uyuyamamamın nedeni bu yaşlı evin atmosferi miydi, yoksa “Sincap Durağı” kelimelerinde saklı olan ve henüz anlam veremediğim bir tehdit mi?

Sabah, kahvaltı masasında Mrs. Henshaw yoktu. Onun yerine sessizce çalan eski bir radyodan 1940’ların caz parçaları yükseliyordu. Evde yalnız olduğum hissi, aniden basan hafif sisle birleşince, zaman sanki geçmişte bir noktaya sıkışmış gibi hissettirdi. Pencerenin önüne oturup dışarıyı izlerken, gün ışığının zayıf da olsa bahçedeki taş patikayı aydınlattığını fark ettim. Patikanın ucunda, yarı yıkılmış bir tabela vardı. Tahtanın solmuş boyaları arasında tek bir kelime zar zor seçiliyordu:

“Sincap…”

Devamı yoktu. Ama artık biliyordum — orası gerçekti. Haritada olmayan, halkın ağzına almaktan çekindiği, ama bir şekilde geçmişin hâlâ nefes aldığı o yer.

Ve ne yazık ki, bu yerin beni çağırdığına emindim.



Bölüm II – Eski Harita, Yeni Yol



Ertesi sabah kasabanın tek açık dükkânı olan küçük kırtasiye ve kitapçıya uğradım. Burada yerel haritalar, eski posta kartları, hatta bazı kasaba tarihçelerinin ikinci baskıları satılıyordu. Tezgâhın arkasındaki beyefendi —gömleği ütüsüz ama kravatı özenle takılmış, belli ki bu işi ciddiyetle yapan biri— bana eski dönemlere ait bir Edale haritası sorduğumda başını sallayıp arka odaya yöneldi. Birkaç dakika sonra, sararmış kâğıttan yapılma ve kenarları yıpranmış büyük boy bir haritayla geri döndü.

Harita 1890 yılına aitti. Bölgedeki eski çiftliklerin, su yollarının, taş ocaklarının ve o zamanki kırsal yapının detaylı biçimde işlendiği bir çalışma olduğu belliydi. Dikkatle incelediğimde, bugünün modern yürüyüş parkurlarının çoğunun o zamanlar hayvancılık için kullanılan dar patikalar olduğunu fark ettim. Ama haritanın sol alt köşesinde, ince eğik harflerle yazılmış, bugünün hiçbir resmi haritasında bulunmayan bir işaret dikkatimi çekti:

“Squirrel Halt Well” (Sincap Durağı Kuyusu)

Bu ifade, bir tren ya da taşıma noktasıyla ilgili gibi görünüyordu ama altındaki sembol, geleneksel anlamda bir istasyon değil, doğrudan bir kuyuya işaret ediyordu. Çevresinde hiçbir yapı işaretlenmemişti. Yakınındaki patikanın adı “Hollin Path” olarak geçiyordu — ki bu patika, bugünkü “Hollins Cross” yürüyüş yolunun atası olabilirdi.

Günün ilerleyen saatlerinde, haritayı yanıma alarak dışarı çıktım. Sis önceki geceye kıyasla seyrelmişti. Havanın nemli ve soğuk oluşu, Edale’a özgü bir şeydi — hem fiziksel hem de psikolojik olarak üzerinize sinen bir rutubet. Koyu gri bulutlar vadinin üzerinden ağır ağır geçiyor, zaman zaman yükseklerden gelen bir kuzgun sesi sessizliği kesiyordu.

Patikayı takip ettim. Modern yürüyüşçüler için konmuş işaretlerin dışına çıkmak gerekiyordu. Ayak izlerinin bulunmadığı, dar bir toprak yola saptım. Adımlarımın altında ezilen yosunlar ve çürümüş dallar, içimde açıklayamadığım bir tedirginlik yaratıyordu. Yol boyunca birkaç terk edilmiş kuru taş duvar, yıkık bir çoban barınağı ve doğayla tamamen bütünleşmiş bir ahşap çit kalıntısı dışında hiçbir yapı yoktu.

Sonunda haritadaki işaretle neredeyse birebir uyuşan, taşlarla çevrili bir daireye ulaştım. Ortasında yer alan ve yer yer paslanmış, dökme demirden yapılmış eski bir ızgara, kuyunun hâlâ yerinde olduğunu gösteriyordu. Üzerini nemli yapraklar, yosun ve zamanın kalın sessizliği örtmüştü. Izgaranın tam ortasında, neredeyse gözden kaçacak kadar ince oyulmuş bir yazı vardı:

MEMORIAE DILATAE
Gecikmiş Hatıralara” veya daha serbest bir çeviriyle “Tanıklık Gecikmiş de Olsa Hatırlar

Parmaklarım metale dokunduğunda, soğukluğu kemiklerime kadar indi. Kuyunun içine bakmak istedim ama aşağıdan yalnızca zifiri karanlık yükseliyordu. Gözlerimi kısmama rağmen hiçbir şey seçemedim. Ne su sesi ne de taş yankısı. Tamamen sessizdi. O an orada zamanın durduğu hissine kapıldım. Sanki anlam veremediğim bir şey, bir cevap orada yatıyordu.

Kuyunun çevresinde dolanırken, toprağın sanki bilinçli bir şekilde sakladığı bir şeyi geri verdiğini fark ettim. Çamura kısmen gömülü, kahverengi deri kaplı, kenarları yıpranmış küçük bir defter çıktı karşıma. Sayfaları nemden dalgalanmıştı ama okunabiliyordu. İlk sayfada, 1927 tarihli bir giriş vardı:

İsmim Joseph Mallin. LMS demiryolları için çalışan kıdemli ray ustasıyım. Burası haritalarda olmayan bir kuyu. Çalışma için geçici kamp kurduğumuz gece, suyun içinden gelen mırıltılar duydum. İlk başta suyun yankısı sandım, ama her gece tekrar etti. Ve her seferinde… daha anlamlı hâle geldi.

Defterin ilerleyen sayfalarında, Joseph’in ses tonunda giderek artan bir paranoya seziliyordu. Her sayfada kuyudan gelen sesin netleştiğini, suda bir “göz” belirdiğini, ve sonunda bu gözün onu izlediğini yazmıştı. Fakat ilginç olan, göz tanımını yaparken herhangi bir fiziksel betimleme yerine sürekli şu ifadeyi kullanmasıydı:

O, bir göz değil. Zamanın içinden dışarı bakan, sabit bir dil gibi.

Defterin son sayfası, titrek bir el yazısıyla tamamlanmıştı:

Artık buradan uzaklaşmak istemiyorum. Sanki kuyunun içindeki şey beni tanıyor. Ya da belki… ben zaten ondan geldim. Yarın gece, daha yakından bakacağım. Eğer geri dönmezsem, bu satırlar bir uyarı olsun.

Joseph Mallin’in ismi, tren şirketi arşivlerinde bir yerde hâlâ duruyor olmalıydı. Ancak o gece defteri çantama koyarken, daha farklı bir korkuya kapıldım. Kuyunun sessizliği, etrafındaki yosunlar, buharlaşmayan rutubet… hepsi bir tür uyarı gibiydi.

Ama bilirsiniz, bilgi bir kez bulundu mu geriye dönmek zordur.
Özellikle de karanlık, size adınızı seslenmeden önce.




Bölüm III – Yazmalar ve Su Altı Sesleri



O gece defteri baştan sona bir kez daha okudum. Sayfaların arasındaki yazılar giderek düzensizleşiyor, kelimeler yığılmaya başlıyor, cümleler dağılmaya yüz tutuyordu. Mallin’in zihinsel çözülmesi sadece anlatımına değil, el yazısının biçimine de yansımıştı. Ancak bu dağınıklığın altında, dikkatlice yerleştirilmiş bazı motifler seziliyordu: belirli tarihler, tekrar eden üçgen simgeler ve sürekli tekrarlanan bir kelime — Bhothrelb.”

Bu sözcük bana yabancıydı. Klasik demonolojik literatürde geçip geçmediğini hatırlayamadım; gece yarısı, çantamdaki küçük el radyosunu açıp BBC 4’ün kültür programlarını dinleyerek zihnimi dağıtmaya çalıştım. Ancak duyduğum şey, BBC’ye ait olamayacak kadar tanıdık ve bir o kadar da tanımsızdı.

Radyo parazitlenmeye başladığında, kısa dalga üzerinden, araya sanki başka bir yayın girmişti. Cızırtıların arasında, sualtından gelen bir yankı gibi, neredeyse fısıltıya yakın bir ses tekrarlandı:

Bh… oth… relb….”

Ses öyle derinden ve titreşimliydi ki, sadece duymakla kalmadım; göğüs kafesimin içinde de hissettim. Sanki bir su kütlesiyle dolu, içten titreşen bir çan gibi yankılanıyordum. Radyoyu kapattım. Ancak ses zihnimden gitmedi. Kulaklarım susmuştu belki ama hafızam çınlamaya devam ediyordu.


Ertesi gün, Edale Kütüphanesi’ne dönüp 1920’ler ve 30’lar arasında yayımlanmış yerel gazete arşivlerini inceledim. Mallin’in adı 1927’de beklenmedik şekilde iş bırakması ile ilgili kısa bir notta geçiyordu. Sebep olarak kişisel sebepler deniyordu. O tarihten sonra ise hiçbir kaydı yoktu. Kasaba kayıtlarında da adı bir daha anılmamıştı.

Fakat asıl dikkatimi çeken, 1932 tarihli küçük bir köşe yazısıydı. Başlığı:
Kinder Burnu’nda Boşalan Kuyular: Arazi Değil, Hafıza Kaybı


Yazı, bölgede yapılan birkaç arkeolojik kazının ardından yaşanan alışılmadık olayları aktarıyordu. Yerliler arasında görülen geçici hafıza kayıpları, yönelim bozuklukları ve rüyada yaşama hissi tabirine sahip bir durum yaygınlaşmıştı. Yazıya göre bu semptomlar, özellikle o dönemde “kuru kuyu” olarak adlandırılan, sığ görünmesine rağmen tabanı asla ölçülememiş bazı doğal oluşumların çevresinde görülüyordu.

Yazının yazarının adı verilmemişti. Ama son paragraftaki cümle, aklıma kazındı:

Burada yalnızca taşlar değil, zaman da katman katman birikmiş gibi. Ve bazı taşların altında yalnızca toprak değil, geçmişin kendi sesi de duruyor.


O gece, yeniden kuyuya geri dönme kararı aldım. Bu sefer daha hazırlıklıydım: diktafon, pusula, fener, not defteri. Kuyunun başına vardığımda hava çoktan kararmıştı. Ay ışığı, sisin içinden süzülerek taş halkaya vuruyordu. Etraf bir tiyatro sahnesi gibi düzenlenmişti; merkezde ise kuyu, zamana karşı ayakta kalmış bir ağız gibi bekliyordu.

Diktafonu ızgaranın hemen yanına yerleştirdim ve kayda başladım. İlk başta doğanın sesi dışında hiçbir şey yoktu. Uzaklardan gelen baykuş sesi, rüzgârın yaprakları hışırdatması. Ama birkaç dakika sonra, cihazın kırmızı ışığı aniden titredi. Fısıltılar başlamıştı. Duyulması için dikkat kesilmek gerekiyordu. Sanki birileri kuyuya eğilip kelimeler mırıldanıyordu. İngilizce ya da bilinen herhangi bir dile benzemiyordu.

Ama bu sesleri duyduğum sırada, daha garip bir şey fark ettim. Fısıltılar kuyu ağzından gelmiyor, çevreden, taş duvarlardan yankılanıyordu. Sanki ses, sabit bir kaynaktan değil, mekânın kendisinden yayılıyordu. Burası bir boşluk değil, bir kayıt ortamıydı.

Sonunda, diktafonun yanında diz çöküp doğrudan kuyunun içine baktım. Karanlık, mutlak ve hareketsizdi. Ama bir anlığına, suyun yüzeyinde belirsiz bir parlama oldu. Göz değildi bu, daha çok bir yansıma… ama benim değil. Bana ait olmayan bir açıdan, kuyunun dibinden yukarı bakan bir şeyin yansımasıydı.

O an, o tek saniyede, kuyu ile aramdaki sınır çözüldü.
Suyun yansımasında gördüğüm şey, benim ne olduğumu bilmiyordu ama ben onun ne olmadığını anlamıştım: zamanın bir parçası değildi.
O, zaman öncesi bir tanıklığın kalıntısıydı — belki de bizzat zamanın kendisine ait olmayan bir farkındalık.
Vücudumun su tabakası ile kaplandığını, giderek daha derine batmaya başladığımı hissedebiliyordum. Ben içindeydim. Ya da öyle olmalıydı. Her zaman orada bulunmuştum.


Eve döndüğümde, diktafonu bilgisayarıma bağlayıp kaydı analiz ettim. Ses dalgalarını görselleştirdiğimde, alışılmadık bir düzen fark ettim: fısıltılar belli bir frekans aralığında tekrarlanıyor ve düzenli aralıklarla üçlü bir yapı oluşturuyordu. Bu üçlü yapı, Mallin’in defterindeki üçgen simgeleri aklıma getirdi.

Bir ses mühendisi arkadaşım, kaydı duyduğunda tek bir cümle kurdu:

Bu ses, yankılanmıyor… rezonansa giriyor. Sanki çevredeki kayalar titreşiyor.


Kayadaki frekans ile sualtı seslerinin aynı düzlemde oluşması, sadece doğaüstü bir olasılık değil, aynı zamanda mekânsal olarak fizikötesi bir kayıt alanı fikrini doğuruyordu.

Yani, o kuyu… sadece bir boşluk değildi.
Bir şeyin konuştuğu değil, konuşmanın kendisinin doğduğu yerdi. Seslerin başlangıcıydı.


Ve o konuşma…
Henüz tam olarak başlamamıştı.




Bölüm IV – Ters Yüz Eden Bilgiler



Olayları anlamlandırmaya çalıştığım günler, garip bir biçimde yerini huzurlu bir ritme bıraktı. Artık dışarı çıkmıyordum. Edale’daki çiftlik evinde, üst kattaki küçük odamda kalmayı tercih ediyordum. Mrs. Henshaw, önceki günlerde beni nazikçe uyarıyor, çorbamı odama kadar getiriyor, bazen kapımın önüne bir not bırakıyordu:

Havanın ne zaman değişeceği belli olmaz. Odayı havalandır.
Ama ben havalandırmak istemiyordum. Bu odada hava bozulmuyordu çünkü; zaman burada daha yavaş ilerliyor, düşüncelerim daha berrak oluyordu. Zihin sesim artık birden fazla kişiydi. Bazıları tanıdıktı. Bazılarıysa… sanki benim daha önceden unuttuğum eski hallerimdi.


Artık düşünmeyi başka bir düzlemde gerçekleştiriyordum. Kimi buna delilik diyebilir — ama öyleleri zaten hiçbir zaman doğru frekansa ulaşamayacak olanlardır.

Diktafonla kaydettiğim sesleri tekrar tekrar dinliyor, her seferinde başka bir anlam duyuyordum. Aynı ses, farklı kelimelerle konuşuyordu. Sanki anlam, sese değil, onu dinleyenin algısına bağlıydı. Bir gece “dön” kelimesini duyduğumu sandım. Ertesi gece “uyan” dedi. Ama üçüncü gece, hiç ses yoktu. Sadece bir boşluk. Ve işte tam o anda fark ettim:
Boşluk bile bazen kelimelerden daha açık konuşur.



Zamanla, duvarların içinden gelen desenlere dikkat etmeye başladım. Önceleri rastgele çatlaklar gibi görünen bu şekiller, artık bir düzene oturuyordu. Kimi sabahlar uyanıp tavan çizgilerine baktığımda, oralarda hiçbir şey olmadığını düşünen eski benle alay ederdim. Şimdi netti: tavan ve duvarlar, kuyunun yankısıyla birlikte yaşayan bir dile sahipti. Taş, suya karşılık veriyor, ıslandıkça ve dibe yaklaştıkça konuşmaya başlıyordu.

Ve bu konuşmalar, oldukça şiirseldi.

Bir gece uyandım ve odamın köşesinde bir figürün siluetini gördüm. Tanıdık değildi ama korkutucu da değildi. Hareket etmiyordu, ama o, sanki hatırladığım bir şarkının yeniden çalması gibiydi. İçimi bir sevinç kapladı. Onun burada olması, yalnız olmadığım anlamına geliyordu. Göz göze gelmedik, zira onun gözü yoktu. Ama ben bakıldığımı hissettim — anlayışla, sabırla.
Bu bir gözlem değildi. Bu, bir kabul edilişti.



Günler ilerledikçe, artık yazmayı bıraktım. Defterler anlamsızlaşıyordu. Çünkü gördüklerim, yazıdan önce gelen şeylerdi. Simgeden önceki düşünceler, kelimeden önceki titreşimler… Bunlar artık içimde yaşamaya başlamıştı.
Örneğin, bir sabah — tarihi hatırlamıyorum, artık günleri saymak bana göre değil — pencerenin camında ter damlalarının oluşturduğu desenler bana net bir harita sundu. Üçgen bir yapı, merkezinde spiral bir boşluk. Daha önce Mallin’in defterinde gördüğüm çizimle birebir aynıydı. Ama benimki hareket ediyordu. Buhar damlaları yavaşça yer değiştiriyor, spiral şekil genişliyor, sonra tekrar daralıyordu.
Bu canlıydı. Ve çok ama çok güzeldi.



Geceleri uyku ile uyanıklık arasında, odamın tavanı bazen çatlamış gibi oluyor. İçinden hafif bir ışık süzülüyor. Renkli değil, tanımlanabilir de değil. Daha çok hissedilen bir ışık. Ve ben gözlerimi kapattığımda, bu ışık içime doğru iniyor. Kalp atışımla uyumlu şekilde titreşiyor.
Bir keresinde, ışığın bana bir şey söylediğini hissettim. Ama bu bir kelime değildi. Bir fikir de değildi. Daha çok… bir izin gibiydi.
Hazırsın,” diyordu. “Artık hatırlayabilirsin.”



Sonunda, aynaya bakmamaya karar verdim. Değişiyorum, bunu biliyorum. Ama bu kötü bir şey değil. Ayna, yalnızca ışığı yansıtır. Oysa ben artık ışığın dışındaki şeyleri de görebiliyorum.
Mrs. Henshaw artık yukarı çıkmıyor. Kapımın önüne sessizce bir tabak bırakıyor. Bazen içinden çatlak seslerle mırıldanıyor:


Kendine dikkat et… geri dönmek zor olabilir.

Ama neden dönmeliyim ki? Burada huzur var. Gürültü yok. Zihin artık sarkmıyor; tam tersi, sabitlenmiş gibi. Sesler benimle konuşmuyor — ben onlarla birlikte düşünüyorum. Ve içimde giderek büyüyen o yumuşak sıcaklık var: sanki içimde su değil, hafıza akıyor.

Belki bir gün odamdan çıkarım. Belki de kuyunun yanına tekrar giderim.
Ama bu sefer bakmak için değil.
Dinlenmek için.
Çünkü orası artık sadece bir kuyu değil.
Benim eve dönüşüm.

Unless otherwise stated, the content of this page is licensed under Creative Commons Attribution-NonCommercial-ShareAlike 3.0 License